Sektör
Türk Tiyatrosu İhraç Edilebilir mi? Co-Production Notları
Uluslararası co-production Türkiye'deki bağımsız tiyatro için bir kurtuluş mu, yoksa yeni bir bağımlılık mı? Londra'ya oyun göçü ve ortak yapım modelinin gerçek hesabı.
İstanbul'da üç ay prova edilmiş, iki yüz kişilik salonda on iki kez oynanmış bir oyun var. Aynı oyun Londra'da bir festivalde beş gece sahnelenirse ne olur? Ekip için ne değişir, seyirci için ne değişir, oyun için ne değişir?
Bu soru son iki sezonda giderek daha çok masaya geliyor. Cevap sanıldığı kadar romantik değil.
Co-Production Ne Değildir
Önce yanlış anlaşılmayı temizleyelim. Uluslararası ortak yapım, bir oyunu alıp yurtdışında oynatmak değil. O turne. Co-production, yapımın başından itibaren iki ya da daha fazla kurumun bütçe, prova takvimi ve sanatsal kararları paylaşması demek.
Fark önemli. Turnede oyun bitmiştir, siz taşırsınız. Co-production'da oyun ortak koşullarda doğar — ki bu koşullar çoğu zaman yabancı ortağın koşullarıdır.
2025-26 sezonunda belediye tiyatroları ve özel tiyatrolar festival odaklı dolaşımı, ortak yapım modellerini ve bölgesel iş birliklerini güçlendirmeye başladı. Türkiye'de bu hâlâ yeni bir refleks. Avrupa'da ise co-production kırk yıldır standart: Berlin'de, Brüksel'de, Amsterdam'da bir prodüksiyonun üç dört ortaklı olması sıradan.
Londra Hattı ve Gerçek Maliyet
Tiyatro Dergisi'nde yayımlanan bir yazıda Ceren Kalfa, Londra'nın sahnelerinde ve uluslararası prodüksiyonlarda çalışırken gördüğünü şöyle özetliyor: Türkiye'den gelen bir yapımın Londra'da seyirci bulması mümkün, ama ciddi hazırlık isteyen bir süreç. Türkçe oynanan bir işin İngilizce konuşan bir şehirde karşılık bulması ilk bakışta zor görünse de doğru mekân, doğru ortaklar, gerçekçi bütçe ve seyirciyi gerçekten tanıyan bir iletişim stratejisiyle oluyor.
Bu cümledeki dört koşulun her biri bir maliyet kalemi. Doğru mekân demek kira demek. Doğru ortak demek aylarca süren yazışma ve güven inşası demek. Gerçekçi bütçe demek uçak, konaklama, vize, dekor nakliyesi, altyazı sistemi, sigorta demek. İletişim stratejisi demek yerel bir tanıtım bütçesi demek.
Yurtdışına açılmak bir ödül değil, ikinci bir prodüksiyon. Ve genellikle birincisinden pahalı.
Bir toplulukta bu kalemleri karşılayacak sermaye yoksa — ki bağımsız topluluklarda genellikle yok — yol tek: fon. Ve fon, ortağın gündemiyle birlikte gelir.
Fonun Estetiği
Burası konuşulmayan yer. Uluslararası fonların çağrı metinleri nötr değildir. Belirli temalara öncelik verirler: göç, iklim, toplumsal cinsiyet, kimlik, hafıza. Bunlar meşru ve önemli başlıklar. Sorun başlıklarda değil, teşvik yapısında.
Bir topluluk üç yıl üst üste "Türkiye'den göç anlatısı" beklentisiyle fonlanırsa, dördüncü yıl ne yazacağını fon çağrısı belirlemeye başlar. Kimse buna sansür demez. Yönlendirme derler. Sonuç estetik olarak aynı yere çıkar: sahnede kendi sorusunu değil, karşılığı olan soruyu soran bir tiyatro.
Avrupalı programcının Türkiye'den beklediği iş çoğu zaman "otantik", "politik" ve "yerel"dir. Biçimsel olarak radikal, içerik olarak nötr bir Türk yapımının Avrupa festival ağında yer bulması çok daha zor. Bu, açıkça konulmuş bir kural değil; ama pratikte işleyen bir filtre.
Yine de Neden Yapılmalı
Karamsar tabloya rağmen co-production'ı reddetmek için sebep yok. Üç somut kazanç var.
Birincisi prova süresi. Avrupalı ortakla çalışan bir yapım genellikle Türkiye'deki standardın iki katı prova süresi alır, çünkü ortağın bütçe kalemi buna göre yazılmıştır. Türkiye'de altı haftada çıkarılan iş orada on iki haftaya yayılır. Bu tek başına sanatsal bir kazanç.
İkincisi teknik standart. Yabancı bir sahne, ışık planınızı ve ses tasarımınızı belli bir formatta ister. O formatı bir kez öğrenen bir ekip, döndüğünde İstanbul'da da başka türlü çalışır.
Üçüncüsü ekonomik. Bir yapımın maliyetini tek başına kaldıramayan topluluk, ortaklı yapıda kaldırabilir. Bu, sanatsal iddiayı küçültmeden büyük iş üretmenin bilinen tek yolu.
Pratik Engeller Konuşulmuyor
Sanatsal tartışmanın altında bürokratik bir katman var ve genellikle kimse yazmıyor.
Vize en somutu. On kişilik bir ekibin Schengen başvurusu, davet mektubu, sözleşme, banka dökümü ve sigorta istiyor. Bir oyuncunun başvurusu reddedilirse ne olur? Prova edilmiş bir kadroda yedek yoktur. Deneyimli yapımcılar bu yüzden turne kadrosunu baştan iki alternatifli kurar — sanatsal olarak tuhaf ama pratikte zorunlu bir refleks.
Dekor nakliyesi ikinci kalem. Karayolu ucuz ama yavaş, hava hızlı ama pahalı. Çoğu topluluk üçüncü yolu seçiyor: dekoru taşımamak. Ortak sahnede yerel malzemeyle yeniden kurulabilecek bir tasarım yapmak. Bu, tasarımcıyı en baştan kısıtlıyor — ve sık sık işin görsel dilini belirliyor.
Üçüncüsü dil. Altyazı sanılandan zor bir iş. Replik hızıyla okuma hızı aynı değil; birebir çeviri sahnede geriden gelir. İyi altyazı, çeviriden çok yeniden yazmadır ve prova sürecinin parçası olmalıdır. Sonradan eklenen altyazı oyunun ritmini bozar.
Uluslararası dolaşım sanatsal bir karar gibi konuşulur, lojistik bir kapasite meselesi olarak yaşanır.
Soru Hangi Masada Oturduğunuz
Mesele yurtdışına açılıp açılmamak değil. Masaya hangi konumda oturduğunuz.
Kendi sorunuzu getirip ortak arayan bir topluluk ile ortağın sorusunu üstlenip bütçe arayan bir topluluk aynı şeyi yapmıyor. İkisi de dışarıdan co-production görünüyor. Uzun vadede biri repertuvar kuruyor, diğeri sipariş alıyor.
Türkiye'deki bağımsız sahne için asıl mesele şu olabilir: Yurtdışına taşınmaya değer bir iş, önce burada karşılığını bulmuş bir iş mi olmalı? Yoksa buradaki karşılıksızlık, dışarıyı zaten tek çıkış haline mi getiriyor?
Yazar hakkında: Halil Yağız Şanal, Techne Lab İstanbul'un kurucusudur.
okumaktan yapmaya
